|
ÖYKÜLER
BOYUMUN ÖLÇÜSÜ
İnsanların pek çoğu,kendilerinde noksan olduğunu sandıkları bir takım özellikler vehmederler ve bu duygusunun etkisiyle hayatı kendilerine zindan ederler. Belki de görülen bu noksanlıklar aslında birer meziyettir.
Bana da, lise çağlarından, üniversiteye başlayıncaya kadar rahatsızlık verip, huzursu eden şey, boyumun kafi derecede uzun olmayışıydı. Beklide çevremde bulunanların uzun boylu oluşları böyle düşünmeme sebep oluyordu.
Gerek ailem, gerek tanıdıklarım boyumun o kadar da kısa olmadığını sık sık hatırlatmak zorunda kalırlardı. Yinede tek başıma kaldığım anlarda, boyumun ölçüsünü düşünür, aşırı derecede duygulanırdım. Bu eksiklik ızdırabı yüreğime çivilendi.
Bizleri yaratan, her canlıya bir özellik vermiştir. Kimi uzun, kimi kısa, kimi şişman, kimi zayıf. Herkesin kabiliyeti değişik sahada.
İlkokul çağlarımda başladığım şiir çalışmalarım, lise sıralarında belli bir seviyeye gelmişti. Yakınlarım en azından böyle bir kabiliyetin herkes de olmadığını belirtiyorlardı. Madem şiir yazmayan kimse üzülmüyor, o halde boyu uzun olmayanlar neden üzüldündü.
1987 yılında liseyi bitirmiş, bir yıl çeşitli işlerde çalışmıştım. Gazi Üniversitesi’ni kazanınca işi bıraktım. 1979’da fakülteye başladım. Okulum Ankara’da, evimiz Polatlı ilçesindeydi. Her gün sabah otobüsle Ankara’ya gidiyor, akşamları ise Polatlı’ya dönüyordum.
Kapalı bir aile içinde, biraz içime kapalı büyümüştüm. Çabuk heyecanlanan bir yapım var. Dolayısıyla okul ve ev arasında gider gelir, başkaca bir yer bilmezdim.
Okula başladığımın beşinci haftasıydı. Bir Cumartesi okul paydosunda, otobüse yetişebilmek için acele ediyordum.(O zaman Cumartesi günleri öğleye kadar resmi daire ve okullar açıktı.)
Birden o yılların baş belası olan, zıt kutupların arasındaki elektrikli havanın ortasında kalmıştım. Ne yapacağımı şaşırdım. Hiçbir gruba dahil değildim. Şaşırıp kaldım.
Otobüs uzaktan görülmüştü. Koşarak ancak yetişebildim. Adımlarımı hızlandırmıştım ki, ortalık birden hareketlendi. Naralar arasında havada taş ve benzeri cisimler uçuşmaya başlamıştı.
Ben otobüsüme yetişmek için koşmaya başlamıştım. Hareketimin yanlış anlaşılmasından tedirgindim. Fakültenin bahçe duvarını geçsem kurtulmuş sayılacaktım. İşte o an barımın dört parmak üstünden yumruk büyüklüğünde bir taş saçlarımı yelleyerek geçti, duvara çarptı. O anda yüce rabbime şükür ettim. Huzursuz olduğum boyumun kısalığı hayatımı kurtarmıştı. Yoksa boyumun ölçüsünü alacaklardı.
CİN CİN SÜRÜCÜ KURSU
Büyük pencereli,gösterişli mobilyalar,son model elektronik makinelerle kucaklaşmış aydınlık odada,bir ölü evinin karmaşası yaşanıyordu.Bir takım insanlar seslerinin en üst perdesinden bağırıyorlar,ellerinde tuttukları kağıtları deri koltuğuna iyice gömülmüş olan kır saçlı,ala bıyıklı şişman adamın gözüne gözüne sokuyorlardı.İçlerinden biri:
Utanmıyor musun böyle konuşmaya?diye mamanın başındaki adama çıkıştı.
Ama bi dakika dinler misiniz Adalet hanım?diyecek oldu.Beri ki.
Neyi dinleyeceğiz ha,söylesene ?Senin zırvalarını dinliye dinleye bu hallere düştük.Takılmış disk gibi aynı nağmeyi çalıp duruyorsun ,diyerek,yumruklarını masaya doğru uzattı,terazisi sapkın kadın.
Diğerleri de onu yüreklendiriyor ,el kol hareketleriyle hadi devam…Arkandayız korkma,derecesine sarışın kadını alabildiğine zıvanadan çıkarıyorlardı.
Burası bir sürücü kursunun müdür odası idi.Odadaki -birisi bayan dört kişinin taciz ateşine tutup karavana attıkları,koltuğuna nikah kıymış adamda bu şoför okulunun tek söz sahibi Zekai cin necin?
Bir yıl önce ne büyük umutlarla kurmuşlardı bu sürücü eğitim şirketini.Ortaklarını kimisi tavus kuşlu çeyiz sandıklarının bakireliğine el atmış karılarının koklamaya doymadığı çil çil altınlar bu yolda cincine metres olmuştu.Kimisi de, bankadaki on -onbeş yıllık birikimlerini Zekai’nin ceket ceplerine,pantolon ceplerine,dahası gömlek ceplerine,iç don ceplerine…Daha bilmem nerelerine…Kendi elleriyle doldurmuşlardı.Öyle ya;kaz gelecek yerden tavuk esirgenir miydi?
Oysa şimdi?Şimdi mi…Şu an içinde bulundukları duruma mahallenin bütün itleri kıçları ile gülerlerdi.
Cincinzedelerin tüm çırpınışları;bu odadan,en sivri kazığı bir başkasının poposunda görerek ayrılmak içindi.
Şoför okulunun ,yüzde otuzbeşlik en büyük hisseye sahip ortağı müdürü,patronu Cinnecin,burasını kurma aşamasında ne diller döktü ne kulaklar topladı,diğerlerini yolabilmek için.
İlk ayak olarak yerel gazetelere,televizyonlara bir duyuru yaptırdı.”Bilenmiş hayallerimi paylaşacak şanslı ortaklar aranıyor”
Bu Amerika’daki Hürriyet anıtı kadar büyük haberin yankısının kulakları okşadığı günün sabahı…Kısa zamanda çok büyük işler yapacağından emin;gözü para yiğitler,evde erime hizmet edeceğime; erleri kendime kul köle ederim diyen kahramaniyeler,doldu doldu taştılardı Zekai Cin necinin otağına.
Ancak, ya paraları yetmedi ortaklığa , yada cinleri uyuşmadı Cin necinle. Adam, yolunacak kazım uzmanı olmuştu. Şıp diye tanıyordu o cinsi. “ Önce yürüyüşüne bakarım. Deve kuşu gibi kasıla kasıla mı gidiyor, ardına-altına bakmadan. Başı göğe mi değiyor selamı almadan? Kesesi ağır gelirken, başka cüzdanların ışıltısında “Allah’ ım kör et beni” şarkısını mı çalıyor? Hah, tamam işte! Benim musluğumu akıtacak eşsiz dostlar bunlardır. “ “diye kendi kendine ah çekiyordu.”
Neyse, uzatmayalım sözü, cin necin zekai aferin diye dursun kendi kendine; yoksa, bir koparsa öykümüz, medyumlar gelse onlar da bağlayamaz… Onlar bile dağıtamaz Zekai’ nin cinlerini.
Zeka cevheri Zekai Bey, her gelen ütopikatörle teke tek görüşerek, cebi şişkin son beş kişi de karar kılmıştı.
İlk haftanın sonunda da, ilçenin en pahalı lokantasında bir tanışma, kazıklara alışma yemeği vermişti. Eğlencenin başında ateşli, hem de cayır cayır yakacak, tandır kebabı gibi kavuracak bir konuşma yaptı. O anda hayal ortaklarını coşturdu:
-Arkadaşlar, bu müesseseyi kurmak en yüce hayalimdi..dedi, buzlu rakısından iki yudum çekti. Beş yaşımdan bu yana hep bu anı düşler dururdum.. İşte para kadar, cüzdan kadar, şu elimde tutuğum rakı kadar gerçek. Öyle değil mi aziz ortaklar? diyerek iki yudum daha akıttı ağzına. Sonra haydi şerefe. Birlikte kaldıralım kadehlerimizi bu büyük birlikteliğin şerefine,dedi.Bardaklı eller havaya kalkıp ardından birerbirer tokuşurken bir cümlelik konuşmanın arasında içkinin iş bitiricinin boş bardaklı eli aşağıya indi.
Pişkinliğe vurarak,yahu ben bunu ne zaman dipledim,diye sırıttı.
Akşam ,yenildi,içildi,eğlenildi.Altı kafadarın gelecekteki cilalı günlerin ışıltısıyla gözleri kamaştı.Ertesi gün cincin karargahında ,cin necinin başkanlığında toplandılar.
-Dostlarım,mırıldanarak:gelecekteki postlarım,dün akşam ki yemeğimiz iyiydi hadliye,arpa görmüş beygir gibi kişnedi.
-Zekai Bey,sayenizde…
-Yalnız benim mi?Sizlerin de katkılarınızla gerçekleşti gecemiz.
-Aman efendim,ne kadar alçak gönüllüsünüz.
-Alçak sensin.Lafını bil de konuş.
-……
Ortamın havası buz kesmişti.Neyse ki,içlerinden birisi eğilip te Zeka küpü Zeka’nin kulağına yaklaşıp yanlış anlamda olduğunu fısıl dadıda hayal atmosferini ısıttı.
- Zekai cin necinin kulakları biraz ağır işitiyordu.Bebekken başından büyük bir olay geçmişti.Yok canım telaşlanmayın iyi gidiyor ,işler tıkırında.Siz içinizi serin tutun,takmayın kafanıza ,kendi işinize yoğunlaşın .Ben her bişeyle ilgileniyorum ,dediği zamanlarda tebessümlerine istemeden kuşku buluşan ortaklara :
Ha , seni s e n i . Kokusunu alırsın çil ç i l markların , dolarların ; nasıl da gülersin ,diyordu . Yağma yok . . Beraber yiyeceğiz dolarları Amerika’larda , Havai Adaları’nda , Kanarya Adaları ‘n da .
Artık , Kanarya Adaları ‘n da mı para yerler , yoksa kanaryayı mı yerler orası Cine cin’e kalmış bir lütuftu .
Birinci yılın sonunda , yüzde yirmi beş hisseli ortak yıl sonu çalışma raporu istedi başkandan Başkanda görüntü var , ses yok !
Yüzde yirmi beşlik ortak üsteleyince , Cin ne cin’in gırtlağına p ı tırak kaçmış k aç m ı ş kuzu sesiyle :
Şey . . Ben her şeyi kafama yazmıştım . . Tüm hesapları , bilgisayarın kafası bozulursa diye , burada tutuyordum . “ , diyerek başını iki elinin a r n ası n a aldı .”
Ha c z de gelecekmiş . . “diye bir şeyler mırıldandı kendi kendine . Bu son felaket habercisi sözler , kulağından kaçmadı , iyice beynine çakıldı yirmi beşlik hissedarın . Ama bunu ötekine sez d ir m e di . Yalnız ,
-Manyak mısın be adam ,milyonlarca para döktüğümüz bu bilgisayarları senin kalp atışlarını,günde bilmem kaç kere çıkardığın gazı saysın diye mi aldık?Tuuu senin beynine…diye yüzüne tükürdü.Ardından ellerini,başını sinirli hareketlerle sağa sola sallayarak oradan uzaklaştı.
O akşam ,vefalı ortak diğerlerine haberdar etti durumdan…Yolunun üstündekilere yüze yüz söyledi,şirkete uğramalarını.Görmediklerine de telefon açtı.İçlerinden bir adalet hanıma söz ederken anımsadı,haciz konacağını şirkete.
Uyanık kadın paycı,hemen ertesi gün,şirketten ayrılma isteğini baş hayalciye bildirdi.Kem küm etsede bin mark eksiğiyle büyük hayalci ,o on santimetrelik et yumağına çok güvenmiş tüm gelir gider hesaplarını orada tutabileceğini sanmıştı.Sonuçta senetlerin ödeme günlerini ay farkıyla geçirmişti.Alacaklılar mahkeme kararıyla ,şirketin tüm mal varlığına,banka hesaplarına el koymuşlardı.
Büyük pencereleri ,modern mobilya ve elektronik cihazlarla donatılı bu karanlık odadan dışarıya yürüyen eşyaların ,havada uçuşan değersiz beyaz kağıtların,şaşkın öfkeli bakışların arasında büyük hayal imparatoru Zekai cin necin Hazretleri aynı sözleri yineleyip durmakta idi:
-Çocukluğumdan beri şiddetle beslediğim hayallerim için yüzde on pay isterim.Açılış masrafları için falan adama seksen milyon verdimdi,o parayı isterem.Adalet Hanım’a dönerek,”Siz ortalık payını bir ay geç ödediniz,bin markınızda bana kalıyor,diyordu.Çocuk saflığıyla sevinerek.Nakaratın son sözleri de şöyleydi .Yüzlerce sürücü diplomasına imza attım,bunun için de bin mark isterem.
Bu dört maddelik kazanç haklı çıkartmaya çalışan savunu cümlelerini bilmiyorum ,kaç kez şakıdıktan sonra kapıda beliren o güvenlik sağlayıcılarını birkaç beyaz önlüklü adamın yanında görüveren Zekai cin necin elini aniden masasının çekmecesine attı,eli dışarı çıktığında bir kırk beşlik cold tutuyordu.Şakağına dayadı namluyu …Gözlerini kıstı,dişlerini kenetledi…Boş bomboş gözlerle odadakileri süzdü…Tetiğe üç kez bastı.
Büyük hayalci,hayalleriyle beton zemin üzerine çakıldı.
ÇALGICI
Uzun zamandır görüşmemiştik müzisyen arkadaşımla.Kendisine bir ‘merhaba’ demeye uğramıştım.
Otuz beş yaşında,tıknaz,esmerce,kıvırcık siyah saçlı,oturaklıca bir erkekti.Yaşadığı ilçenin belediyesince işletilen düğün salonu ondan sorulurdu;organizatör,baş- bas gitaristi idi orkestranın.Küçüklüğünden kıvılcımlaşan çalma tutkusu günbegün alevlenerek bu günlere gelmişti.
Çocukluğunda;bakkal babası Tekele sigara getirmeye gittiği zamanlar oğlunu dükkana bırakırdı.O,o günlerde başladı çekmecenin ağır para yükünü hafifletmeye.Derken,çalmaya devam etti..Dokuz-on yaşlarında iken babası bir mandolin aldı ona.Genci,yaşlısıyla komşu kadınları “Portakal dururken,cazgırlık etmiş oğlan mandolin istemiş.”diye sağır duymaz yakıştırır,kör görmez tokuşturur,hesabı vermiş veriştirmişler.
On yaşında mahalledeki çocuklarla misket yuvarlamaya başladığı günlerde,oyunu kaybettiği zamanlar kaptığı gibi tozuturdu pusulayı şaşırttırırcasına.
Yıllarca,sınavlarda gözünün menziline giren kağıtlardan bir çırpıda aktarırdı kendininkine.
Bir gün lisenin kapısını çaldı..Bu arada bir gitar aldırdı babasına;ne nağmeler çaldı günlerce,gecelerce.Mart kedilerinin zevklerini çaldı,bilerek-bilmeden.Zavallı hayvancıklar tırıs gittiler çöp kutularına..Oradan da öte yana.
O günlerde kalbini çaldı bir kızcağızın.Ardından ruhunu. Bedenini aldı çaktırmadan.Veee zillerini çaldı kızın oturduğu evin.Sepet havası çaldı kız babası.Israrla direndi,günlerce zillerini çaldı usanmadı,bıkmadı.Hır gür çıktı aralarında; mahpushanenin kapısını çaldı bizimki.Sekiz seneyi saydı takvim yapraklarında.Demir kapılar onun özgürlüğüne açıldığında,sakalları ve bıyıkları;otuz yaşın aklığına çalıyordu ağarmış şakakları.
Orkestraya katılıp babasına yan çalınca,grubun her şeyini çaldı.Önce baterisini,orgunu...Kazanmaya başladı biraz,zilleri çaldı.Şakıdı mikrofonda avaz avaz.Derken,ardından çıka geldi sıcak yaz,geçti ayaz.Evlendi bir yetimle,gecelerini çaldı garibanın.Tatile yolladı bir yaz karısını.Kadınlık gururunu çaldı o yaz.
Dedim ya,bir ’merhaba’ demeye uğradım.Karısını gönderdi bir kez de Avrupa yakasına tatile.O söyledi.Oturduk hoş beş ettik.O ara kapının zili çaldı.Gitti.Açtı kapıyı;Su tahsildarı.
-Uzun zamandır su parası ödememişsiniz.
-Doğru,on aydır idare ediyorlar işte.
-İdare etmiyoruz.Sizi evde bulup,saati okuyamıyoruz.
-Ama ben okuyup yazmak istiyorum.
Bizimki kapıya gerilmiş.Niyeti yok gibi okutmaya.
-Kardeşim,okuyup yazmak istiyorum.
-Efendi,burası Ali mektebi mi?Hem sen zahmet etme,ben saati sana getireyim.
Sucu da şaşırmıştı benim kadar.
-İzin verinde okuyayım şu saati artık.İşim var,gücüm var benim.Daha kaç kapı dolaşacağım.Kaç saat okumam gerekiyor biliyor musun?
-Git kardeşim.Benimkini okumada başka saatlerde öğren okumayı.
Okuyacağım!
-Okutmam!
Dostum,dedi bana dönerek,tuvalet kapısının arkasında su saatini getirir misin?
Ben iyice afalladım.
-Nasıl yani?
-Ya işte,bas bayağı su saatini alda getir.
-Manyak mısın kardeşim,anahtar yok pensede.Nasıl sökerim?
-Gel sen kapıda bekle.Ben gidip getireyim şunu da memur okusun.Gitti.Bir dakika dolmamıştı daha,Bir elinde su saati ile döndü yanımıza.Memura dönüp:
-Al oku bakalım,doyasıya.
Su yazıcısı,kızardı bozardı,karardı.
Çalgıcı:
-Ben uğrar belediyeden hallederim işi.
Ferhat DEMİRBAŞ
TOPAL SACAYAĞI ÜZERİNDE İNSAN KAVURMASI
Yorgun yüzlü taş yapının dış kapısının önü birden gölgelendi.Ak mermeri yer yer karartan iki kişi, basamaklarla boğuşurcasına aşağıya iniyorlar.Birisi yirmili yaşlarda bir kadın, diğeri aklanmış şakaklarıyla kırkında gösteren bir adam.
Bundan sonraki yaşamında başarılar diliyorum sana.Umarım, kendine daha uygun birisini bulursun: Tüm istek ve beklentilerini körükörüne karşılayacak, duyarsız birini.
Seni son kez öpmek istiyorum, dedi kadın.Adam, uzatılan çok tanıdık bu dudakları
geri çevirmedi.
Dudakların hala, vücudumu bütünüyle canlandıra biliyor.şu an bile, sıcaklığın ya-
yıldı her yanıma.Kadın:
- Niye yaptın bunu?
-Anlaşıldığına göre sen basmışsın düğmeye
- ..............................
Beton zeminden tıkırtılar yükseldi.Altmışında kasketli, şaşkın maskeli bir adam, ellili yaşlarda görünen kızıl, küt kesimli saçı rüzgarla uçuşan kadın ile birlikte adliyenin bahçesinde yürüyorlar.Kadının sol koltuk altında bir dosya, öteki elinin avucunda bir para çantası can çekişiyor.
-Kenarları gül fidanlarıyla çevrili çıkış yolunun üzerinde sendeleyen adımlar birbirine karışıyor.Orta yaşlı adam:
-Dilekçeni önce, sen verdin.Avukatım, Suzan Hanım söküp almadı mı? az önce
senin pullarını? artık, işine yaramaz, diye pulu paraya dönüştürüp avucunun içine saydı ya bir bir.
-O kadar mı bıkmıştın benden, bir de avukat tutmuşsun?
-Sen niye mini etek, yarı şeffaf blüzle geldin dava açmaya?
-Ne minisi, ne eteği?
-İnkar etme o dedi.
-Suzan Hanım, kocan çok sinirli bir adam, dedi.
-Önce sen dışladın beni.
-Hayır, sen önemsemedin beni.
-Öyleyse, niçin senin dilekçeni o yırtıp attı? önce sen tuttun o avukatı
- ..................................
“ Geçin” dedi adam.Doluştular damalı, sarı boyalı arabanın içerisine.Çocuk, kadın,
babası ve bol makyajlı açık dekolteli içaçıcı elbisesiyle, sorun giderici bayan arka koltuklara sığıştılar, ısrarsız.Esmer, orta yaşlı adam söförün yanındaki yere oturdu.Taksinin motoru hırıldadı, döndürdü tekerlekleri.
-Beş altı dakikalık yoldan sonra motorun sesi sustu.Şehir meydanının orta yerinde, kokuları sürücüye bırakarak indiler aşağıya.Mutluluk sağlayıcı bayan, parmağıyla karşıdaki bir yapını ikinci katını işaret ederek:
-Sen benim oraya git, ben şunlarla bir konuşayım, dedi.Adam, uydu kendisi ne verilen komuta.Adamın başı bir süre arkasında kaldı.Yürüdü sonra.İş paylaştırıcı, yeniden ve son kez, sacayağını karşı kaldırımda kuruyordu.Dudaklarının arasından mırıltıları taşlara döküyordu.
Evsizlenme kokan adam, avukatın pencere camından, nemli bakışlarını dışarıya yolladı.Gözleri bir süre kovaladı baba - kızın ayakkabılarını sonra kilidi sorun çıkaran para çantasıyla, kazandığı çifte zaferin sarhoşluğunu yaşayan avukatın kanatlanışını izledi.Öfkeli gözlerinin kırmızısı söndü.Kapıda belirdi yazıhane sahibinin başı.
- Oh be, kurtardık paçamızı sonunda, yaramaz o kız sana sesi sevinç fışkırıyordu.Sür-
dürdü konuşmasını:
- Görmedin mi öğle üzeri.Babasına soruyorum, “ Ayrılmak istiyor kızınız, ne diyorsu-
nuz buna ? “ diye. “ Kızıma elbise almıyor.Ayrıca, çok kıskanıyor kızımı.” diyor babası.Eşi-
nin ağzını ise, bıçak açmıyor.Koskocaman yirmi yedi yaşında bir kadın.. sanki seninle evli olan babası.Sen, başka kadınları niye kıskanmıyorum ? diye.. “ sürdürecekken konuşmasını, avukatın sözünü ağzına kilitliyor adam;
- Ama siz, bir çağırın görüşeyim eşinizle demiştiniz.Adres ve telefon numarasını almıştınız benden.Oysa, benim size geliş amacım, umudum..
- Duymadın mı, ne dedi adliyeye gitmeden önce, burada “ Ferit beni çok ama, çok seviyor.Bunu biliyorum, durumuna üzülüyorum da..Ancak, elimden bir şey gelmez.Babası da “ siz iyisini bilirsiniz Suzan Hanım.” diyerek, boşanmada kesin kararlı olduklarını belirtmişti.
Onların kemikleşmiş karalarına karşı ben yine de babasına:
-Damadınız sürekli alkol alır mı, başka kadınlarla ilgilenir mi, ya da ne bileyim parasını kumara yatırır mı ? diye peşpeşe sorularımı sıralamıştım.Adeta soru yağmuruna tut-
muştum kendisini.O hala, kurulmuş bir robot gibi hep aynı sözleri yineleyip durmuştu.”Kızı-
ma elbise almıyor.Onu erkek sinekten bile kıskanıyor neredeyse.”Ben de eşine dönüp, ne demiştim, anımsa daha ne istiyorsun kızım? Bu devirde, böylesine güçlü duygularla seven bir erkek buluyorsun da bunuyor musun? Ah, keşke benimki de beni birazcık kıskansa, neler vermezdim diyerek, çıkışmıştım.Mesleğinin ustası kadın, bitkin düşmüş adama ağız açtırmı-
yordu.Adamın beyin damarları kurumuş, gözleri avukatın dudaklarına kilitlenmişti.Hiçbir sesi
duymuyordu.Sıradan işlerinin birisini daha başarmış olmanın rahatlığıyla, anlatımını sürdürü-
yordu kadın avukat ise :
“Karşılıklı oturduğunuz koltuklarda, ikinizinde gözlerinizden yaşlar boşanmıştı.
Doğrusu, benim de gözlerim yaşarmıştı.Çünkü, durumunuz çok komik gelmişti bana.Karın,
beni sevdiğini biliyorum, ama bir şey yapamam, diyerek, seni zerre kadar sevmediğini göster-
mişti.Bir kez olsun, ben de sevmiştim bir zamanlar, diyemeyecek denli dürüst ve acımazsızdı.
Bir de neydi o elbisesi bana gelirken giydiği; Tüm adliye personeli onu izlediler, işi - gücü bırakıp vallahi.
Boşanmanın şokunu, beyninin tüm kılcal damarlarında duyumsayan adam, avukatın
Sözlerine bir sustalı bıçak darbesi indirdi:
-Ama, Suzan Abla, siz demiştiniz” Çağır eşini buraya, boşanmaktan vazgeçmeye ikna ederim onu.Deli değil ya bu kadın; on yıllık yuvasını bir anda yıkacak.
-Yaramaz o kız sanal neydi o kılık? hadi ilçede neyse, ama ya köyde; dedi avukat
yalnız 20 milyon borcum? diye sordu adam,Acele etme, ödersin dedi avukat.Yorgun adam, yuvarlanarak indi merdivenlerden.
“ Kasım 1998 “
Ferhat DEMİRBAŞ
GÖZYAŞI USTASI
Ustayım, eşi az bulunan. Kırar , keser gözyaşı elmasları işlerim ! Kıratların gücü yetmez , yaptıklarımın değerini ölçmeye.
Ne zaman ağlayan bir çocuk görsem , ustalığım coşar ; bir bir döktürmeğe başlar gözyaşı elmaslarını , pırıltıları gözleri kamaştıran. Ardından , koyveririm kahkahayı , katıla-katıla gülerim. Görenler şaşar mı , bilemem .. Belki de , zararsız , deyip geçiyorlardır kendilerince. Öyle gülerim kendi kendime , gözlerim yaşarıncaya dek , çünkü ilk çocukluğumu anımsar bir an . İstediğim bir oyuncak tabancanın alınmayışı , babam tarafından. Aylarca , önünden geçip de gözkoyduğum-o , mavi seleli , kırmızı üç tekerlekli bisikletin , düşlerime acımasızca çöreklendiği geceleri düşünürüm. Düşünürüm yaa. Bilye tekerlekli arabam olsun , diye babamın kestiği ağaçları anımsarım. Göz yaşlarımın , sebil musluklar gibi aktığı ; seviyor-sevmiyor , diye uğruna papatyalar yolduğum , ilk göz ağrım canlanır gözlerimin önünde.
Daha , daha nelere esir etmişimdir gözlerimi bilinmez. Duygu yüklü şiir dizeleri çınladığında kulaklarımda , çan sesleri açmıştır tıkanan gözyaşı yataklarını. Annesini henüz yitirmiş , bir bebekten söz etseler yanımda ; bakışlarım duruluğunu izine yollayıp , kara-kapkara bulutlu gölgeleri çeker sinesine.
Öyle vara-yoka ağlamam: ya soğan soymuşlardır yanı başımda ,ya da çerçöp zerresi gelip konmuştur dünya pencereme. Dedim ya , herkes gibi ağlamam ben , belki insan duyarlılığına kaptırırım kendimi. Dedemin giysileri ile bastonunu , bir seksenlik dostuna verdiklerimde de toz kaçmıştı gözlerime ; onun için , elmaslar işlemiştim yine. Yoksa , üzüntüm değildi ki bastonun , o yoksul ihtiyara gittiğine.
Diyorum ya , belki rüzgarların delirdiği , azgınlaştığı zamanlardı ; kurtların elma, alıç ve vişne ağaçlarını kemirdiği. O günlerde , mayıs güneş oklarının gözyaşı matarama delikler açtığı.
Çok zor ağlarım , desem inanmalısınız bana. Bir aç köpeğin altın sarısı bir civcivi kapıp ta kaçışı , kapkara bir anaç karganın yumurtasından yeni çıkmış serçe yavrusunu pençeleyip bilinmeze havalanışı ardından öbür yavruların çaresiz bakakalışından saliseler sonra , yuvalarında elmasların yuvarlanışı ; o kadar kolay katlanılan bir iş değil.
Ama , işimin uzmanı olduğumu söylüyor dostlar. Öyleyim. Ustalığıma toz kondurmam. Bilinçsiz bir ayağın kabına sözüm yok benim. Ezilip , geçilen o yemyeşil çimleredir gözlerimden dökülen çiğ. O ayakları boşa taşıyan , duyarsız insanlaradır döküverdiğim elmaslar.
“ Lütfen , çimenlere basmayınız ” uyarısına aldırmayan , o rengarenk canım güzelliklerin üzerine kilimler yayan insancıklardır gözlerimi nemlendiren. Hani , minik yavrusunun küçük çişi gelip de , şuraya tutuverelim , dedikleri hedeftir gelincikler al başlı ; beraber oynaştığı ak kanatlı sarıca papatyalardır. İşte , o nazik yaşam kaynaklarına düşkünlüğüm var benim. Pikniklerde tutuşturularak yok edilen , bilmen kaç devri açıp , kaç devri kapamış çınarlara harcarım göz yaşlarımı. Nasıl , elmas taşlı yüzüğü alamadığından ağlarsa körpe kadın , canhıraş feryatlarla ; işte öyle ağlarım ben de , hızar makinasının dişlerinde can çekişen kavaklara.
Yok canım , o kadar kolay ağlamam. Bakmayım siz bana , gözlerimin sulandığına bir yağmur bulutu şaşırmıştı yolunu ; iki yıl önce geçerken selamlaştığı üç akasya ağacının boşluğundaki bankta oturuyordun da.
Boş günlerimde şehir dışına yürüyüşler yaptığımı nasılsa siz de duymuşsunuzdur. Böyle günlerde çok neşeliyimdir , hiç meraklanmayın. Katıla katıla gözyaşlarımı boşaltırım yanaklarıma. Ağzım kulaklarıma varır , otuz iki dişim birden görünür , gözlerim kısılır ; öyle değişirim ki , aynaya baksam , tanıyamam kendimi. Yüzümün çizgileri , kurumuş göz yaşlarımla defalarca birleşir , katmerleşir sanki. Dedim ya , yanıma yaklaşamaz mutluluktan.
Fosseptik artıklarıyla ışıldayan derenin akışı , yüzgeçlerine gerek kalmayan tepe taklak yuvarlanan gözlerinin pırıltısı sönük balıklar. Ya o plastikten ayran , yoğurt kaseleri. Bin bir renkli pet şişeler. İnsanın içi açılıyor canım öyle ki , hiç oyun bilmeyen bir insanın bile bedenine ve ruhuna “ Karadeniz oyun havalarının ” hareketini getiren o eşsiz güzellikler görülmeğe değer doğru su. Bu manzaraları görebilmek için , benim gibi , şehir dışına açılmanıza da gerek yok , sevgili dostlarım şöyle , başınızı çeviriverin sokağınıza doğru. Neler neler göreceksiniz bilseniz. Sokaktaki canlıların da yaşamağa hakkı var , öyle değil mi? Onları da düşünmek gerek. Doğrusu kendi adıma söyleyeyim , enikonu düşünüyorum. Hem de gece gündüz. Hiç aklımın köşesinden çıkmıyor. Ve gözyaşlarımı üretmeğe başlıyor hünerleriniz , benim ustalığıma taş çıkarttırırcasına. Çevirin başınızı , demiştim hani , sokağa , aşağıya.çevirin de görün bir yol marifetlerinizi.
Hemen her gün , poşetlenmiş , yada öylesine atıverdiğiniz tükettiğiniz ürettiğiniz maddeleri görün, açıktan döküverdiğiniz pislikleri görün , geceleri. Bir de sabahın erken saatlerinde mini mini yavrular okullarına giderken de at sineklerinin pike uçuşları vardır ki , Hezarfen Ahmet Çelebi ’yi bile kıskandıracak muhteşemliktedir görecekleriniz. Ama , at mı , eşek mi , katır mı bilmem hangi inatçı hayvanla birlikte anılan sinekli tabloları görmek o kadar güç değil. Ne güneş gözlüğü , ne de üç boyutlu gözlükle bakmanıza da gerek yok yapacağınız yalnızca şu : Taktığınız at gözlüklerini çıkarıp atıvermeniz yeterli dünyayı tozpembe gören gözlüklerden. Belki o zaman , siz de ‘gözyaşı ustası’ olabilirsiniz benim gibi ender bulunan. Dahası , şimdiden beyninize kazıyabilirsiniz ağaçlara kazıdığınız gibi bir zamanlar sözlerimi.
Ağlamak , o kadar zor değil. Kana kana , doya doya akıtabilirsiniz göz yaşlarınızı ; isterseniz mutluluktan , ya da çok yakın bir gelecekte , soluk alamaz hale gelecek olan çocuklarınızın ardından.
Çevremdekiler , titizliğime ‘hastalık’ diyorlar. Takma kafana öyle herşeyi gül biraz da , oluruna bırak işleri , dünyayı sen mi kurtaracaksın? Şaşırıyorum , dahası gülüyorum onlara ; Dünyayı sen mi kurtaracaksın , diyenlere bir süpermen , bir himen , ya da bir gazmen kurtarabiliyor da etten ve kanlı canı bir ‘gözyaşı ustası’ bunu niçin başaramasın.
Gözyaşları kesiyorum , o koskocaman insan duyarsızlıklarından. Elmaslar işliyorum gündüz ve gece ; ağlıyorum delirdin mi , diyor eşim , boş yere gözyaşlarını üretiyorsun , tüketiyorsun sermayeni. Böyleyim işte ; boşa da ağlıyorum doluya da.
Oysa bebekken hiç de böyle değilmişim. Her söze , her harekete ve her ne olursa gülermişim , annemin yalancısıyım işte ; kıkırdarmışım her şeye. Bembeyaz çiçekler salınırken dallarında akasyaların , yemyeşilken evlerin bahçeleri , kirlenmemişken insanların gönülleri ve gözleri ; gözlerim gülermiş. Gülermiş gözlerim , mutlulukla ışıldarmış ; fabrika atıklarından daha temiz iken deniz. Küçük , lastik bir top gibi , o kucaktan bu kucağa zıplar dururmuşum neşe ile ; henüz odalar kirlenmeden önce. Minicik bebeklerin körpe ciğerleri zehirsizken daha.
Ne zaman ağlayan bir çocuk görsem , gülüyorum şimdi de. Ama , öylesine işte. Her gün , bir yakınını kara toprağa yolcu ediyorcasına , gülüyorum katıla katıla.
Bir “gözyaşı ustası” yım , eşime rastlanmayan. Elmaslar kesiyorum gözlerimden. Yalnız , kendi çocukluğumu anımsayamıyorum , artık bir ağlayan çocuk gördüğümde.
Olsun , zararı yok ; yine be bir “GÖZYAŞI USTASIYIM” böyle biline.
POLATLI
FERHAT DEMİRBAŞ
Yukarıda Ferhat DEMİRBAŞ'ın yazdığı MİZAHİ ÖYKÜLERİ okuyabilirsiniz.( You can read on above Ferhat DEMİRBAŞ'S HUMOR STORIES on head this page but excuse me :I just can not translate English from Turkish..so ı am sorry.Perhaps it may be later than.F.D
Aşağıda ise yarışmalar için yazdığı özgün masallarını okuyabilirsiniz.İyi okumalar.( You can read him specific tales that for competitions they had written by ferhat demirbas...if you know Turkish.good reads!..
En altta ise ferhat demirbaş'tan iki şiiri okuyabilirsiniz.(You can read two poems from poems written by ferhat demirbas
|
|
MASALLAR
Rumuz: aybükmirhantolga
Masal-1
KISMET
Çok çok eski zamanlarda çok yaşlı bir kadın varmış.Bu yaşlı kadın yalnız yaşarmış. Evi, oturduğu köyün çıkışında yol üzerindeymiş. Tüm yakınları bir deprem sonunda yok olup gittiğinden beri böyle tek başına yaşarmış.
Yıllardır her işini kendi görür, kimseden yardım istemezmiş. Çünkü, evinin önündeki kendi elceğizi ile yaptığı küçük bahçesinde her şeyi yetiştirirmiş. Kışlık yiyeceğini de yazdan yavaş yavaş kendisi hazırlarmış..tarhana,bulgur ve reçel ve turşusu her kış sofrasında hazır olurmuş.senelik un ve yağını da kaymakamın adamı getirip teslim edermiş.
Köyün korucusu da muhtarın emriyle kışlık odununu ormandan keser getirirmiş.
Depremden buyana bu böyleymiş.
Bu tonton ninenin bir de can dostu- sevimli bir ineği- varmış. Kara gözlü bu apak inek de depremden kurtulan, köyün tek dört ayaklı canlısıymış.
O zamanlar ,yeni doğmuş minik bir buzağı imiş.şimdi de sütbeyazı renginde, bakmaya kıyamayacağınız güzellikte bir sevimli bir mahluk.O gün bugün gözü yaşlı, gönlü yaslı bu nineye yarenlik edermiş. Nine, “kardelen” adını verdiği bu sevimli ineğinin sütünü sağar,içeceğini içer, gerisini dökermiş! Çünkü ne kalan sütü satacak gücü , ne de gönlü varmış. Onun için bunu yaparmış. Her gün sütü sağar ve içeceği kadarını ayırırmış bir kenara. Sonra,bahçe duvarındaki delikten, döküverirmiş kapta kalan sütü dışarıya doğru.
O gün bugün yaşlı ninenin kapısının altından- her sabah- süt süzülür gidermiş yola doğru.
Evin önünden gelip geçen insanlar bir anlam veremezlermiş süzülüp giden bu beyazlığa.. Çoğunluk da kafa yormazmış , bu nedir , diye..ve gelip geçerlermiş...ama, sadece görüp geçmeyen birisi varmış...
Otuz yaşlarında kara kaşlı,kara bıyıklı bir adam. Bu yağız adam atın üzerinde gelip-geçerken, zaman zaman denk gelirmiş sütün akıtıldığı anlara. Eve gidince de düşünürmüş bunun ne olduğunu. Bazı geceler uyutmazmış bu düşünce adamı. Ama sormaya da cesaret edemezmiş kimseye. Elalemin bahçesinden sana ne,diyecekler diye korkarmış,çekinirmiş.
Adam, artık meraktan çatlayacak hale gelmiş... Ertesi gün, yine ninenin evin önünden geçerken akan sıvıyı görmüş. Kapıyı çalmış..az sonra nine kapıyı açmış:
_ Buyur yiğidim bir şey mi istiyorsun, su, katık falan? demiş.
_ Onlar değil istediğim ak yüzlü ak anam, demiş adam. Her gün duvarın deliğinden Süzülüp giden o bembeyaz suyu sorarım,demiş.
Nine de aklına gelen ilk şeyi söyleyivermiş:
_ Kızımın elinin-yüzünün suyu.
Atlı bey ,elinden yüzünden süt gibi su akan bu kız ile evlenmeye kara vermiş..sormuş-soruşturmuş..herkesten şu cevabı almış:
_Yok be beyim, o ninenin hiç çocuğu olmadı ki !
_Hayır, yanlış biliyorsunuz..hiç kızı olmasa, verdim der mi bana? Ben size mi inanacağım, yoksa ak yüzlü anama mı demiş. Ve ninenin kızına dünürcüleri yollamış.
Nine onları kabul etmiş ama:
_Ben şimdi cevap veremem size ,filanca gün gelin düşünmem gerek, demiş.
Demiş demesine ama, onlar gelince ben ne yapacağım diye kara kara düşünmeye başlamış...Çünkü,ninenin kızı yokmuş.
O gün gelmiş çatmış. Nine atlı beyin annesine:
_Düşündüm...taşındım ve kızımı size vermeye karar verdim demiş.
Atlı bey tellallar tutarak, mutlu haberi duyurmuş komşu köylere. Nişan günü gelip çatmış. Davetliler yemiş-içmiş eğlenmişler, sıra yüzükleri takmaya gelmiş.
Nine pencereyi aralamış,kızım çok utangaçtır demiş. Parmağını aradan uzatmış;
Yüzüğü takmışlar kızınki diye ninenin parmağına, geçirmişler bilezikleri kollarına.
Gel zaman-git zaman düğün günü gelip çatmış. Gelin alıcılar, davullarla -zurnalarla Gelini götürmeye gelmişler.Gelin anası:
_ Kızım bensiz hiçbir yere gitmez,alışıncaya kadar ben de yanında olacağım demiş.
Gelinlik giydirilmiş,yüzü kapalı bezden yapılmış bebeği atın üzerine yerleştirmiş, arkasına da kendisi oturmuş...gelin alayı yola çıkmış.
Bir zaman sonra bir ırmak kenarından geçerken, nine:
_Kızımın tuvalet ihtiyacı var, demiş. atların dizginleri çekilmiş,nine bez bebeği aldığı gibi suyun kenarındaki ağaçlığa dalmış.kısa bir süre sonra da :
_Koşun.. Yetişin.. Gelin suya düştü ! Diye bağırmaya başlamış.
Damadın adamları ırmağa atlayıp, gelini aramışlar...ama boşuna yorulmuşlar,gelini bulamamışlar.Ninenin ısrarlı gözyaşları ve gelini bekleyen beylerinin korkusundan yeniden aramaya koyulmuşlar. O sırada,suda oynaşan üç su perisi görmüşler.en güzelini-herhalde gelinkız bu- diye kollarından tutup suyun dışına çıkarmışlar...superisi direnmiş ama, hiç konuşmamış.alıp götürmüşler nineye:
_Bulduk kızını ana,deyip teslim etmişler.
Superisi önde,nine arkasında-atların üzerinde- yeniden yola düzülmüş gelin alayı.
Akşama doğru varmışlar damadın köyüne,teslim etmişler gelini ve anasını davullarla zurnalarla.
Ve gerdek odasına kapatmışlar gelini. Yatsı namazından sonra, damadı tekbirlerle sokmuşlar gelinin odasına. İki rekat namazın ardından damat açmış duvağını gelinin. Bir de ne görsün, dünya güzeli bir kız. İçi içine sığmamış damadın...karı-koca olmuşlar...
Ama... Gelinkız hep gülümsemiş ses çıkarmadan. Damat iki çift laf etmek istiyormuş
Karısı ile bu dünyalar güzeli karısının sesini de duymak istiyormuş.
Üç gün geçmiş aradan..kayın anasına dert yanmış:
_ Anacığım,demiş kızın gibi güzel görmedim dünyada...yalnız var bir kusuru, söylemeden geçemeyeceğim bu arada : kızın ağzını açıp ta bir çift laf etmez be ana ! Bunun üzerine nine bir yol önermiş damadına:
_ Gelini aç-susuz bırakırsak belki konuşur be oğlum, demiş.
Bu fikir aklına yatmış damadın. Gelin odasının içinde ne var ne yok boşaltmışlar, tamtakır kuru bakır misali. Üç gün uygulamışlar bu yolu.. sonra, gelinin odasının kapı deliğinden bakmışlar içeriye. Gözlerine inanamamışlar. Odanın içi, en yeni eşyalarla donatılmış, masanın üzerinde de bin bir çeşit yiyecekler doluymuş. Kafaları allak bullak bir şekilde dağılmış damadın ailesi evlerine. Damat, onlara :
Merak etmeyin,ben öğrenirim bu işin sırrını söylerim size de, demiş ve girmiş gelinin yanına.
Gelinin dili çözülmüş,başlamış konuşmaya:
_Kara gözlü,karayağız yiğidim ,biricik erkeğim! Hele bir dinle sana neler diyeceğim.
Ben o ninenin kızı falan değilim, sularda yakamozlarla oynaşan bir su perisiydim. Beni birkaç adam sürükleyip getirdiler senin yanına, oldu o yaşlı nine bana bir ana.
_Tamam, deyip ayrılmış gelinin yanından dertli adam.
Seğirtip varmış kayın anasının yanına:
_Ana..ana ne günahım vardı da yaptın bunu bana! Niye yalan söyledin aldırmadan yaşına başına, demiş.
Bunun üzerine anlatmış yaşlı nine süt olayını damadına bir çırpı da..eklemiş ardından şunu da :
_Ne yapaydım oğlum,demiş çok ısrar ediyordun , yüreğim dayanamadı mutsuzluğuna... Kendimce kalkıştım böyle bir oyuna. Aklımca yaşayacaktım birkaç heyecanlı gün ömrümün sonunda.
Atlıbey çok hoşlanmış ninenin bu sözlerinden:
_ Anamsın bundan böyle, oturur musun başköşemde,demiş.
Nine de demiş ki:
_ Oğlum, oğlum can oğlum.Buraya kadarmış yolum. Kalırım burada inan bitene dek soluğum.
Nine, atlıbey ve superisi mutlu yaşamışlar birarada, yıllarca.
Mart 2005
RUMUZ: Aybükmirhantolga
MASAL-2
ÖLÇÜ
Bir zamanlar kasabanın birisinde, orta boylu,orta halli bir adam varmış. Bu adamın evi, askeri karakolun yakınlarında imiş. Karakol da kasabanın çıkışına kurulmuşmuş.
Orta boylu adam, boyunun yeterince uzun olmadığını düşünür dururmuş. Bazen, o kadar dertlenirmiş ki ,sabaha kadar gözünü uyku tutmazmış.
Adamın boyu aslında normalmiş .Ama,adama boyu kısa gibi görünüyormuş:
_Ah Allah’ım,boyum ne olurdu bir karış daha uzun olsaydı !Kemik kıtlığına mı rast geldim? diye, işi neredeyse isyan derecesine kadar getirirmiş.
Bu derece bunaldığı zamanlar,evi kendine dar gelirmiş.O da rahatlamak için dışarıya çıkar,kasabayı turlarmış.Gezinirken de kendisinden daha uzun boylu olanları görür,daha bir hüzünlenirmiş.Ancak,eve de dönemezmiş.Yine böyle boy takıntısı ile ezildiği bir gün, ferahlamak için gezinmeye çıkmış Gezinirken kendisini karakolun çok yakınında bulmuş.Yine:
_Ey Allah’ım ne vardı ki boyum bir karış daha uzun olsaydı... diye isyana yaklaşırken,saçlarını yelleyerek bir şey geçmiş başının üzerinden. Az sonra,bir taşın arkasındaki duvara çarptığını işitmiş.Birdenbire rengi uçmuş,kireç gibi olmuş yüzü.
O sırada karakolun komutanı,askerlerine atış talimi yaptırmakta imiş.Kıtlık zamanı olduğu için de, atış talimini mermi yerine yumruk büyüklüğündeki taşlar ile yapıyorlarmış.
Orta boylu adam,ilk kez boyunun kısalığına şükretmiş:
_Ey Allahım,sen herşeyin doğrusunu bilirsin..Ben boyumdan memnunum.Eğer ki,bir karış daha uzun olsaydı boyum; alacaklardı boyumun ölçüsünü, belki kesilecekti sonsuza dek soyum.
Mart 2005
RUMUZ: Aybükmirhantolga
MASAL-3
AÇGÖZLÜLÜK
Bir zamanlar ülkenin birinde bir adam varmış.
Oldukça yaşlı olan bu adamın beş tane de çocuğu varmış;
üçü kız , ikisi erkek. Evlendirmiş hepsini de birileriyle,
zenginliklerine imrenerek.
Gel zaman-git zaman yoksul düşmüş yavruları..
Bu arada biriktirmiş,yememiş ihtiyar adam paraları,
koklatmamış kuruşunu bile hiç kimseye, demiş ki;
_Benim paramdan kime ne?
Çocukları bir bir dökülmüşler kapısına, yalvarmışlar hacı babalarına:
_N'olur yardım et, acı bize baba!
Hacıbaba da çıt yok, demiş:
_Evlendirdim ben sizi, boşuna mı para babalarıyla.
Hadi yavrularım, yolunuz açık ola!
Ben de kendi yoluma..
Derken,rahmetine kavuşmuş babaları;
toplanmış tüm mirasçıları.Didik-didik edilmiş evin her yeri,
ne var ki boş kalmış her birinin elleri.
Küçük oğlanın aklına gelmiş en son evin kileri.
İnmiş,bakmışlar on basamaktan sonra aceleyle..
Bir de ne görsünler fal taşı gibi gözleriyle;
Karşılaşmışlar kiler fareleriyle.
Onlarca kağıt para yerde didik-didik,
Çocukların hepsi bir ağızdan demişler:
_Ah hacı babam,vah hacı babam,
biz mahvolduk, asıl şimdi biz bittik!
Boşa gitmiş babalarının biriktirdikleri,
doyurmuş bir güzel kileri bekleyen fareleri
Mart 2005
ŞİİRLER
SEN YOKSUN
Sen yoksun ya yanımda,
Sonsuz bir gece sarar benliğimi.
Sen yoksun ya yanımda;
Gece mi,gündüz mü umrumda sanki !
Odam sigaramın dumanıyla değil,
Sensizliğin özlemiyle dolmuş;
Sararmış-solmuş perdeler,
Senin yokluğunla…gün ışığından değil !
Yatağım buz gibi sensizliğimle..
Bir ses duysam, dönerim belki;
Sensin diye.
Güneşim ışıksız , ay fersiz ;
Sen yoksun, diye!
Sen yoksun ya şimdi ,
Gece mi , gündüz mü ;
Umurumda sanki !..
Duygusuz-kalpsiz -nefessiz ve çaresiz;
Bekliyoruz seni,
Ben ve evimizin her köşesi!
Ferhat Demirbaş (Polatlı-1997)
Umutlar kenti Ankara
Geçmiş savaşların yorgun galibi
Umutlar kenti Ankara!
Ne yüzler gördün, ne yürekler eskittin ;
Gümbür gümbür atan kalbisin yurdumun.
Atam’la gurur duyan her şey gibi
Yükselir Atakulem.
Uğraklar şehri-umutlar kenti ;
Tüm yolarının kesiştiği yer,Anadolumdan gelen-
Ekmeğini devletin elinde görenlerin.
Gaz dolduranlar köşebaşlarında,
Gözlerinde Zabıta Muhsin’in ürkekliği.
Pavyonların yorgunluğu,
İşkembe kaselerinde tütmekte.
Bir harmanyeri bağrın, gecelerin
Gündüzlere eklemlendiği
Geçim dertlerinin kızgın potalarda eridiği.
Bir ekmek kavgası sürüp gider gözlerinde.
Kimilerinin sesleri ulaşır yüreğinden,
Yüreklerin en kuytu köşelerine..
Kiminin se kalır son nefesinde.
Sen sesi perde-perde açılan gözyaşı,
Sen umutlar kenti Ankara !
Ferhat Demirbaş ( Polatlı-2004)
|
|
|
GECENİN OYUNU
Duvardaki saatin kolları, gecenin yarısına dokunmak üzere... Uykum kaçtı. Peşinden bir süre koşturdum. Bu arada, ardarda birkaç sigara içtim. Akşamdan bu yana, ağzıma bir lokma koymamıştım. Sigara ve sade kahveden olmalı: “yarı ölümü” yakalayacak gücümün kalmadığını duyumsuyorum. Ayrıca, arkasından yetişecek kanatlarım da olmadığına göre...
Yeni taşındığım ev, beni yedi, bitirdi. Ortada, can çekişen beynim ile gözlerim kaldı yalnızca... Çok yakında, beynimin de bir sakatatçının tezgahına gelmeden, toprağa karışacağından hiç kuşkum yok. Bir yandan, neredeyse üç aylık maaşım ve çok kötü günler ve ani konuklar için biriktirdiğim param bu daireye yerleşme konusunda eriyip gitmişti: Peşin verilen altı aylık kira tutarı, hiçbir bölümü çalışmayan elektrik sisteminin onarım giderleri, badana - boya için kanatlanan beş milyoncuklar demekti... Bir kaç kimlik kartı - nüfus ve bazı derneklere verilmiş - ile maaş için kullanılan bankamatik kartından başkaca bir ağırlığı kalmamıştı cüzdanının. Sahibi gibi cüzdanının da, sinir sistemi iyice bozulmuştu: İçleri boşaldığından, gözlerime olan inancımı da yitirmiştim. Sonunda da ünlü hekim Mazhar Osman’ın - bu sözüm ruhunun kulağına gitmesin de, dikilir karşıma kim bilir - bile onaramayacağı hale gelmişti, kafamın içini kaplayan sinir ağlarının tümü.
Bir sigara daha çektim paketten. Sigara çekmenin, bu denli güç bir iş olacağı - yarı gecede - aklımın ucundan geçmezdi. Meret uzadıkça uzuyordu. Hayırlısıyla bir ateşleyebilseydim şunu... O zaman görün siz, bendeki kasılmayı... İçi tütün dolu, minik silindir nesneyi tüm gücümle odanın içinde, masanın çevresinde bir kaç sarım doladım. Ellerimde kalan kısmını da tuvalet kapısından içeriye uzattım. Sonunda, kan-ter içerisinde, çakmağımı burnumun ucunda kalan kısmında çaktım. “Oh be, dünya varmış!” Dördüncü kattaki odamın, pazar meydanına bakan penceresi önüne geçtim. Mentollü bir iç çekişten sonra, kollarımı pervaza dayayıp önümde uzayıp - yayılıp giden gecenin akışkanlığına bıraktım kendimi. Çektikçe dumanı, uçuyordum. Aşağıda, teknolojinin gerçekleştirdiği beyaz ve sarı yıldızları, yukarıda - minareden öte, gökdelenlerin hemen üstünde - enerjisi hiç tükenmeyen milyonlarca gümüş ışıkları gördüm. Henüz, hiç bir teknolojik buluşun gerçekleşmediği günlere, gecelere uçma isteği duydum ta içerimde bir yerlerde. Bir nefes daha çektim... Bir anlık kararsız kaldım. Parmaklarımda tuttuğum kedi gözü gibi parlayan ateşiyle - sigaramı nerede bırakacağımı bilemedim. Sonra, kül tablasında bırakmayı seçtim. Onu, başka bir zamana götüremezdim. Karanlıkta parlayan gözünün feri, sigara paketinin yan tarafında sıkıntıyla sönüp, yandı.Küskündü.Biliyorum.Görmemek için o halini gözlerimi yumdum. Başımın üstünde yeri vardı oysa..
Kırpa kırpa o denli küçültülmüşlerdi. Tam tepede saç dönemecinin üzerinde ışıldıyordu. Ben ise, yüksek bir kavak ağacının yıldıza dokunan ucunda oturur buldum kendimi.
Aşağıda, kayalardan sesler geliyordu. Ağacın tepesinden birkaç “ben” bayır aşağıya kaydırdım bedenimi. Karanlığın perdesini çakı bıçağım ile iki gözlük yırttım. Mağaralardan geliyordu sesler. Aralarında, beşbiner sıkıntılık, uzaklık vardı. Daha aşağıya uzattım bacaklarımı, toprağa değdi, fısıldaştı ayaklarım : “Bunlar mağara insanları olmalı... Hadi gel, tam karşımızdakine yaklaşalım”
“Susun gürültü etmeyin! Bozmayın, düşlerimin büyüsünü.” diye çıkıştım, çıplak ayaklarıma. Sustular. gözümle “hadi!” işareti yaptım. Onlar altta ben üstte, yıldızcık en üstte, mağarayı gören bir çalılığın arkasından gözlerimizi dört açtık.
Adam, “Havva, Havva!” diye iki kez ünledi birisini. Ay ışığının daha bir ayırdına vardık... Bir kadın mağara kapısının aydınlığına dönmüştü arkasını. Oysa yukarıdan, ne kadar mutlu, duyuluyordu sesi. Ama, durun bir dakika. Adamın canı sıkkın görünüyor; anlamını çözemediğim homurtular çıkartıyor. Ardından sinirli - seri - el kol hareketleri... Gidip geliyor, kubbemsi toprak yuvanın içerisinde. Havva’da “çıt” yok. Durmadan söyleniyor adam. Havva “Ne çekilmez bir adam, bu Adem.” diye düşüncelerini mağaranın duvarlarına - duvarlarına vuruyor. Sonra mağaranın ağzına gelip çömeliyor adem... Sigara niyetine bir kuru da alıp, çiğneyip çiğneyip tükürüyor ağzından. Kadınından ses yok yine. Gökyüzüne çeviriyor başını, yıldızlara uzatıyor başını adam... Aya kıskanarak bakıyor : “Ne kadar çok kadını var çevresinde... Tabii, ben de onun kadar yükseklerde olsam...” diye içleniyor. “Birisi, ııh, dese öbürüne koşar. Ya benim halim?”
Gün boyu, o ayıyla boğuş, bu tilkinin peşine düş. Bir kaç lokma yiyecek, bir kaç giyimlik deri parçası uğruna canını dişine tak. Akşama dek didin, atomlarına bölün. tuzaklara düşmeden, mağarana dönme savaşımı ver. Böyle güzel, aydınlık bir gecede kadının, poposunu devirip yatsın. İyi vallahi!... “Canının kadını çektiğini duyumsadı, bedeninin en duyarlı bölgesinde... Daha açıkçası sevişmek istiyordu. Bu güne dek, yan gözle bile bakmamıştı öteki kadınlara. Ama bu gece, canına tak etmişti artık.” Hem sanki, havanın ilk inadımıydı bu? Daha öncede bir çok kez yapmıştı bunu.” Bunları geçirirken beyninden, bir çıtırdı duydu aşağılardan... Dikkatini yoğunlaştırdı, gözlerini aşağıdaki koyuluklara çevirdi. Ay ışığının aydınlattığı kısımda, bir karaltının gölgesini gördü. Gözlerini iyice kıstı, ayın pırıltısının görmesini engelledi. iki küçük ışık yansısı parlayıp, söndü. Oturduğu yerden kalktı. Büyük taş kütlelerinin aralarından sekerek ağaçlıklara doğru indi. “Bir yarasa olmalı...” diye, düşündü. Yoksa bir vaşak mı idi? ya da, muzip bir maymun uyuyamamış, dolaşmaya çıkmıştı. Gecenin tadını çıkarmaktı niyeti. Evet, evet mutlaka bir maymundu o. Biraz daha yürüdü, ormanın içerisine daldı. Derinlerden yapraklar ve sarmaşık dallarının seslerine “tıss... tıss” larda karışıyordu. Sağına soluna bakınarak yol alıyordu. rengini gecenin sahiplendiği yeşilliğin içinde aklını ve korkusuzluğunu yitirmemeye çalışarak ilerliyordu. Tam o anda tam arkasında ikinci bir “çıt” sesi duydu. Ani bir hareketle başını geriye döndürdü. Ancak, çıtırdı sesleri, hızla kendisinden uzaklaşmağa başladı. Aynı hızla peşine düştü. “Demek ki, benden de ürkek bir varlık bu.” diye geçiyordu beyninden. “Üstelik güçsüz olmalı bana göre, kaçan her neyse...”
Sonunda, ormanın bitiminde ayın aydınlığında yakaladı. Elinde sıktığı bir insan eliydi; kılsız, tırnakları uzun. Öteki eli ile diğer elini tutmak istedi. Başaramadı. Öyle bir organ bulamadı. Yokladı, kolunu aradı. Yoktu. Sol omuz başını tuttu. Öbür kolunun desteği ile tuttuğunu biraz daha aydınlığa çekti. Hoş, pek direnmiyordu yabancı varlık gözlerine inanamadı. Bu, genç bir kadındı. Kaçmaktan, kovalamaktan, üzerindeki deri giysi parça parça olmuştu. Son kalanlarda güçlükle duruyordu üzerinde. Adem eliyle yokladı, bütünüyle toprağın üzerine döküldü. Şimdi tamamen çıplaktı kadın. Tepeden tırnağa çiziklerle doluydu vücudunun her yeri. Her bir çizikten, morumsu sıvılar süzülüyordu.
Böylesi, aydınlık bir gecede gökte ararken yerde bulmuştu onu. Kadın kaçmıyordu. Tersine, yarım ayak daha yaklaştı erkeğe sımsıkı sarıldılar birbirlerine, koklaştılar, elleştiler. Gülüştüler. Sonra ıslak çimenlerin üzerlerine uzandılar. Ara sıra, gözleri kilitlendi, bazen de bedenleri titredi. Mutluluk dolu haykırışlar uçurdular. Bilinmez derinliklerin gökyüzünün. Yıldızlar daha kümeleşti, ayın çevresinde... Dalardaki yaprak hışırdadı, dokundular birbirlerine. Sarmaşıklar sarmaştılar hiç bir şeyden korkmazsızın. Gecenin karanlığı eridi, yok oldu. Orman yeşil rengini almaya başladı...
Güneşin ilk ışıkları ile yola düştüler... Ayıp olmasın onlara diye, saksağan ve sincaplar da önlerine düştüler. Bir düşmeyen, mavinin aşağısında asılı duran bakırımsı tepsi kaldı. Ormanı geçtiler. Parlak bakır yönünü iyice yukarılara doğru çekildi görünmeyen, bir oltanın sahibinin eliyle. Kayalıkları tırmandılar birlikte iki insan: Adem ile konuk kadın... adamın mağarasının önüne gelince durdular. Ağzına oturdu adam, kadın çenesinde kaldı yuvanın.
Havva, şaşkın baktı önce ikisine de. Sonra, kocasına çevirdi soran gözlerini, Kaçırdı: Adem karısından çekti bakışlarını aynı anda. Doğanın tüm sesleri sustu. Tanıdık kadın, mırıldandı ters yöne ince bir ses tonu ile. Ardından kaşlarını çattı, cıyaklamaya başladı. Ellerini yumruk yaptı yürüdü Adem’in üzerine. Öteki kadın, sırtını mağara duvarına yaslandı. Adem, yüzüne sallanan yumruklardan korunmaya çalıştı. Bileklerinden yakaladı karısını. Kısa bir süre sıkılı tuttu ellerini. Sonra bir elini başa çıkardı. İşaret parmağını, önce mağaranın tabanına doğru sertçe uzattı. Hemen arkasından, sol elinin aynı parmağını mağara dışına güneşli aydınlığa salladı. Havva donakaldı bir an. Diğer kadının gözlerinin sevinçli ışıltısı Adem’in gözlerinde birleşti. adamınkilerle. İlk kadını mağaranın dışına doğru bir adım attı. Sonra durdu, geri döndü içeriye... Arkasını bir kaya parçasına verdi. Bu arada, Adem, hareketsiz olanları izliyordu. Aslında, Havva’nın gitmesini istemiyordu. Ama, yeni kadınını da yuvasında istiyordu.
Havva Kadın’ın ilkin gözleri sulandı. Kısa bir zaman diliminin ardından, sulanmış gözlerinden, oluk oluk, sessiz gözyaşları boşandı. Saçlarını yoldu, dişlerini döktü, akan gözyaşlarına yüreğinin derinliklerine emdirdi. Ezilmişliğinin altındaki güçsüz bedeni bir kat daha ezildi. Sonra durgunlaştı. Oturduğu yerde, başının iki elinin arasına alıp, mağara tabanının taşçıklarını saydı ışıksız gözleriyle. öylece saatlerce kaldı. Öteki kadın yapıştığı duvardan almadı sırtını. O aralık Adem, ortadan yok oldu... Güneş en tepede parlarken, omuzlarından sırtına sarkan bir geyik ile geri döndü. Bir kaç deve dikeni kullanarak geyiğin derisini yırtıp, etinden ayırdı. Yumruk büyüklüğündeki keskin köşeli taşlarla vurarak etleri parçaladı. İkinci kadın kuru dal parçaları toplayıp tutuşturdu. Yanan ateşi besledi. Havva ise bölünmüş etleri alıp, ateşin yanına götürdü. Adem’in yeni kadını, adamının etlerini, kalın dal parçalarına geçirip, ateşte pişirdi. Bu arada, Adem, geyik derisini kalın gövdeli iki ağacın arasına gerdirmiş ti bile.
Mağarasının önündeki kayanın üzerinde oturmakta olan Havva, olanları ilgisiz gözlerle izliyordu. Gölgesi ters yöne kaydığı zaman, ayağa kalktı. Adem’inin yanına doğru seğirtti. İki adım ötesinde durdu. Adem, ona baktı karmaşık anlatımlar içeren gözleriyle. Karmakarışıklık, karışıklığa dönüştü yalnız sonra, kalktı ayağa gerdirdiği geyiğe doğru yürüdü. Söktü aldı yerinden. Yavaş adımlarla ateşin başındaki yeni kadınına yaklaştı. Elleriyle çıplak bedenine dokundu. Sağ elini kadının omzuna bastırdı... Sol göğsünün üzerine kaydı avucu... Ardından karın bölgesinin üzerinde dolaştırdı ellerini. Hızla deriyi bıraktığı yere doğru koştu. Sivri dallardan kalınca olanını seçti, kopardı, yanındaki çınar ağacından. Geyik derisini birkaç yerinden iki parçaya ayırdı. Az sonra, ellerinin arasında tuttuğu büyük parçayı sallayarak, Havva’nın yanına geldi. kadının üzerindeki kılları dökülmüş deri parçasını söküp aldı. Özenerek, yeni giysiyi eskisinin yerine geçirdi. Bunu yaparken, Adem’in elleri memelerinin üzerine geldiğinde yüreğini ince bir sızı yokladı.Tutuştu. Ama,yanmasına engel oldu. Adem hiç sesini çıkarmadı. Kadının gözlerine de bakmadı. Diğer kadına doğru döndü, yürüdü. Bakıştılar. Kararlı adımlarla, geyik ağacına koşturdu. Şiddetli bir fırtına çıktı: geyik kurtuldu. Uçtu, uçtu. Kırk-elli metre sonra, fırtına hızını kesti: geyik yoruldu, olduğu yere yapıştı. Adem geyiği yerden söktü, aldı, ateşin başına doğru yürüdü. yanan ateşin dumanıyla işlenmiş olan konuk kadının tenini elleriyle temizledi. kadın yepyeni oldu. Yumuşak deriyi omuzlarından geçirdi.
Güneşin ışıkları dağların üzerinden çekilirken, mağara-evin içine önce Havva, ardından Adem çıktı. Aşağıdaki kadına, başıyla “gel” işareti yaptı Adem. Ellerindeki pişmiş geyik eti ile geldi. Oturup yediler birlikte. Kemiklerini Havva topladı. Yemek bitiminde Adem, mağara ağzına uzandı. Kadını geldi, yattı solundaki boşluğa. Güçlü kollarıyla,onu, kendi göğsüne doğru sıktı Adem. Saçlarının arasına iri parmaklarını sokup, başlarını sağa sola oynattı. Sevgiyle sıktı yeniden. Gökyüzü ne güzeldi... Ay, yıldızları sevgiyle kucaklamıştı. Mutluluk mırıldanışları esti.
Konuk kadın,bitişik mağara bölmesine doğru yürüdü,otlardan serilmiş yatağına uzandı.İşte tam bu anda,aşağıdaki gölün üzerinde bir yıldız yanıp,söndü.Gitme zamanı gelmişti.Hızla aşağıya doğru koşmaya başladım..Yıldızın tam altına gelince durdum. Kendimi bir anda yıldızın üstünde buldum.Gözümü kapadım,açtım.Elimde sigaramın izmariti,pazar meydanına bakan penceremin önündeyim.Yoldan, küfürlü sarhoş kahkahalar tırmaladı kulaklarımı.Üşümüş bedenim titriyor,gözlerim esniyor uykusuz saatleri.Pencereyi kapattım.Sıcak yatağıma dönüp,uzandım eşimin yanına..O kuyruklu yıldızın ışıltısıyla, karanlığın icersinde başka bir şey göremez halde,son esneyişimi yastığıma gömdüm.Karım ışıldıyordu gözlerimde,yıldızın yerinde.
Ferhat Demirbaş 27 Mayıs 2002-POLATLI
YE KÜRKÜM YE
Otobüsteki koltuğuma henüz oturmuştum.Son otobüsü kaçırmamak için koşturmaktan kan-ter içerisinde kalmıştım.Önceden telefon ederek ayırttığım yerime kendimi bırakırken soluğum hala zorluyordu.
Koridora bakan komşu koltuğa soluk soluğa bir genç oturdu.Yerine iyice bir yerleştikten başını sallayarak “MERHABA’”dedi.Konuşkan biri gibi geldi bana. “MERHABA” diye karşılık verdim.
Koltuk arkadaşım kendisi ile ilgili düşüncemde beni yanıltmadı.Bir sigara uzattı bana, bir de kendisi yaktıktan sonra anlatmaya daha doğrusu içini dökmeye başladı.Sanki anlattıklarını yeniden yaşıyordu.Henüz tanımadığı birisine böylesine açılması şaşırtmıştı ama,dinlemeden de edemedim. Ara ara tutuklaşan dili çözülmeye başladı.
Teknik üniversiteyi yeni bitirmiş,memuriyet sınavlarına girmiştim. Ancak o yıl,tasarruf politikası gereği tayinler dondurulmuştu.Yeterlilik sınavını kazanmış olmama karşın,öğretmenliğe bir yıl sonra başlayabilecektim.Ayrıca,güvenlik soruştumasının da ancak bir yılda sonuçlanacağı belirtilmişti.
Yirmi beş yaşındaki bir genç için,baba eline bakmak müthiş sıkıntı verici bir durumdu.Bu ezici yükün altında lokmalar boğazımdan adeta,Çanakkale Boğazını geçmeye çalışan düşman filosu gibi engelleniyordu.
Atamam yapılıncaya dek çeşitli işler yaptım.Bazen trafik genel muayenelerinde boyaları eskimiş plakaları yeniden yazdım…Bazen nohut,mercimek,kimyon hasatlarında ırgat olarak çalıştım.Hiç olmazsa babamın işlerinin yoğunluğunda,Eskişehir’e malzeme getirmeye özen gösteriyordum.Bu arada İzmit ve Gölcük’te branşım ile ilgili iş yerlerine başvuruyordum.Dilekçemi alıyor, “Gerektiğinde biz seni arayacağız” diye savuruyorlardı başlarından.
Radyo-Televizyon Kurumu’na da gittim bir boşlukta.Ekrandaki anonstan duyduğum “Spiker Aranıyor” haberiyle,güzel okuma yeteneğimi değerlendirmek üzere Radyo evindeki sınava da katıldım.Onbeş onaltı kişilik eleman açığı için sırada bekleyen üç-dört yüz halkalı ümit avcısı gençler zincirinin bir halkası da ben oldum.Ancak zincirin şıngırtısından şu sesler yükseliyordu:
-Torpilin var mı?
-Eğer yoksa adamın,giderken taşlarını sayarsın kaldırımın.
-Bizler adam değil miyiz? Karı mıyız ki bize adam gereksin…
Valla bilmem,ağzında kuş tutsan yararı yok, eğer bir tanış
Sıra numarası gelen girdi bülbül gibi şakımaya,ses geçirmez odaya…Üç gün sabah-öğlen grubu derken sınav bitti. “Sonuçları postayla duyuracağız” diye işsizler topluluğuna seslendiler mekanik bir sesle…
Aradan bir aylık bir takvim yaprağı yırtımından sonra,geldi ne halt yediğimizin faturası radyo evinde: “Sınavda başarısız oldunuz.” Hiçbir gerekçe belirtmeden,yitirişimize ilişkin bir açıklama yapmadan…Yalnızca başarılı kelimesinin üzeri çizilerek…
Oysa:sınavda adamını bulan karıların,karısı bulan adamların o neşeli ortamındaki coşkulu sesleri hala kulaklarımda çınlıyor…
Koltuk arkadaşım birbiri ardı sıra içinde ne varsa.O günlerde Elektrik Kurumu’na da başvurmuştum. Ben kapıdan içeriye girerken,kapıya yakın duran delikanlı dilekçesini de veremeden atılıyordu oradan…
İlgili müdür,önce bir buyur edip muşamba koltuğa oturtmuştu.Lacivert takım elbisemi.Ardından da orta şekerli kahve ısmarladı.İpek bal rengi gömleğimle bordo renkli trevera -gümüş maşalı-kravatıma.Sonra dilekçemi alıp, “Şimdilerde pek eleman alamıyoruz.Ancak,gerektiğinde size bildireceğiz.”diye üzülerek nazik bir eda ile kapıya kadar uğurladı beni.
Koltuk komşum habire dinletiyordu kendisini.Daha gizli sırlarını da açacak diye ödüm koptu.Allah’tan öyle bir işe kalkışmadı.
O günün ertesi sabah Ankara’ya İş ve İşçi Bulma Kurumu’na da gitmiştim…Sıraya çok erken girmek gerekiyordu.Tıpkı hastanelerin göz muayenelerinde olduğu gibi…Sabah saat yedide girdiğim sırada kayıt hakkı ancak öğleye onikiye doğru geldi.
... Aradan iki buçuk aylık bir zaman dilimi geçtiği halde hala bir haber gelmemişti.Bir Ağustos sabahı erkenden Ankara’nın yolunu tuttum.
Doğruca İş ve işçi bulmaya gittim.Bu kez saat sekizi bulmuştu sıraya girişim.Benden ilerideki -yaklaşık -kırk kişi içeriye alındığında üç saatlik bir zaman dilimi eskitmiştik.Karnım iyice acıkmıştı.Diğer umut yolcularının yaptığını yaptım.İki halka Ankara Simidi ile midemin zırıltısını kestim.
Oldukça doğaldır ki,geçen süreyi sürekli ayakta bacak jimnastiği yaparak değerlendirdik.İçeriye girme şansına yakalandığımda bunaltıcı yaz sıcağından kurtulduğum için uzuvlarımla yaratıcıya dua ediyordum.
Bodrum katına attım kendimi yuvarlarcasına.Girişin sol tarafında üç memur bölmesi yer almıştı.Bu bölmelerin sonu müdür odasına ulaşıyordu.Bundan sonrası bir yolcu treninin vagonunu anımsatıyordu,küçük küçük kutu odalar.Tavanı salonun,beton sütunlarla mozaik tabana bağlanmıştı.
Tam karşıdaki duvarın önünde başlayan insan kuyruğu benden beş eklem sonra doksan derecelik bir dönüşle karşı duvara paralel gidiyor,sonra dış kapıdan çıkarak bilmem kaç boğum daha uzayıp gidiyordu,bunaltıcı güneşin yakıcılığında…
Ayakta saatlerce beklemekten iyice bezmiş delikanlı ihtiyarlar arasından birisi,beton kütleye iyice sırtını vermişti…yaşamlarının bir beş-altı saatinde kendilerini elli yaş daha yorgun duyumsayanları görmekten bunalan işçi bulmanın müdürü öfkeyle yerinden fırladı…Benden sekiz-on kafa ilerideki sütuna sırtını dayamış olan gencin bacakları memur bölmelerine uzanıyordu.Müdür perişan kılıklı gence öyle bir kol savurdu ki,işsiz kuyruk neye uğradığını şaşırdı.O gençle birlikte on kişide karşı duvara sıçradı.Arkasından müdür birkaç tokat sallayınca Mülayim isimli o gence her yer mülayim oldu.Müdür,pazu şovu sergilerken bir yandan da “Adam gibi durun şu sırada be dangalaklar” diye olanca öfkesini de kusuyordu.
İyice kaptırmıştım kendimi otobüs arkadaşımın anlattıklarına. “Eee sonra ne oldu” diye sormaktan kendimi alamadım. “sonra…”diye sürdürdü anlatısını terden sırılsıklam olmuş yüzünü silerken.
Sonra kuyruk düzeldi içine baston sokulmuşçasına.Hiç kimseden çıt çıkmıyordu.Kendisini oranın kralı sayan müdüre kim ne diyebilirdi ki Ümidin oltasını yakalamaya çalışan yüzlerce genç,büyük bir sessizlik içerisinde beklemeye koyuldular süt dökmüş kediler gibi.
Anlatan arkadaşımın yüz hatları gerildi bir ara.
O an orada sonsuz ölçüde sinirlerimi gerdi.Kol,kanat,tokat karışımı menüyü afiyetle hazmeden o gencin elbiseleri yırtık ve olmasaydı yine o bilinçsiz dayağı yiyecek miydi?Hiç sanmıyorum,dedim kendi kendime.Bunun kesinlikle bir rövanşı yapılmalıydı,bu denli sert olmasa da …Hiç değilse bir ders verilmeliydi krala.Yıllarca haksızlıklara asla boyun kaptırmamış bir insanın bu olaya da seyirci kalmasını bekleyemezdiniz.
Kaydımı yaptırdıktan sonra ayrıldım oradan.Evime döndüğümde gece boyunca uyuyamadım.İşçi bulma kurumundaki tatsız sahne yeniden geldi gözlerimin önüne.Makinisti silah zoruyla çalıştırılan bir sinema filmi.Bu tiksinti verici olay yeniden belirdiğinde zihnimde oraya yeniden gitmeye karar verdim.
Ertesi hafta çarşamba günü erkenden uyandım.Özel gün ve yerlerde giydiğim lacivert takım elbisemi,bal rengi ipek gömleğimi üzerime geçirdim.Amcanın ‘trevera’ marka vişne rengi kravatımı da bağladım boynuma.Yaka iğnesi,kravat maşası ile de tam bir beyefendi olmuştum.ilk otobüsle sahneye çıktım.Sıraya girdim,işçi bulma kurumunu denetlemeye gelmiş teftiş memuru edasıyla.Sıradaki diğer işsizler şaşkınlık dolu bakışlarla süzüyorlardı beni.Öyle ya,süper düzeyde iyi giyinmiş bir insanın iş arama kuyruğunda ne gibi bir işi olabilirdi? Bu görünümde bir beyefendinin o çukurda öğütülmesi olacak iş mi idi Bildiğiniz o sürenin sonunda bende kapağı serin bodrumun içerisine atmıştım.Müdürün odasının iki-üç metre ilerisinde bulunuyordum.ön taraftakilerin yazılımı tamamlandı.O an sıram beton sütunun tam önüne gelmişti.Kısa birkaç dakikadan sonra sırtımı dayak yiyen gencin gömleğinin teri kokan noktaya yasladım.Ayaklarımı memur odasına doğru uzattım.Yetkili şahıs çayını yudumluyordu,bana doğrum bakıyordu.İçinde bulunduğum pozisyonu görmüş olmalıydı.Sinirli bir hareketle bir sigara çıkarıp yaktı cebinden.Arkasından bir kahve getirtti.İki-üç çekişte bitirdiği içeceğini de .Yeniden bir sigara yaktı,yarımken söndürdü.Birkaç dakika sonra yeniden bir tane daha yaktı.,söndürdü.Ardından bir sigara daha,yaktı…söndürdü.Yaktı…söndürdü. Onbeş dakika içerisinde belki yedi,sekiz sigara içti…Ayağa kalktı.Sıradakiler toparlandı.Dersini almaya başlamıştı müdür bey.Hiç istifimi dahi bozmadım.
Kral özentili ağır adımlarla yürümeye başladı sıra boyunca.Benim yanıma gelince durdu.
-Afedersiniz beyefendi bir dakikanızı alabilir miyim diye sordu.
-Pardon!duyamadım.
-Şey…diyecektim.Yani demek istiyorum ki;bacaklarınızı biraz geri çekmenizin bir sakıncası var mıydı?Memurlarımız görevlerini yaparken çekerler de…Beni anlıyorsunuz değil mi?
-Ah pardon,ayakta dikilmekten bacaklarım o kadar yorulmuştu ki,inanın hiç farkında değildim yolu kapattığımın.
-Çok özür dilerim beni anlayışla karşıladığınız için teşekkür ederim size.
-Önemli değil ama,buradaki herkesin bacakları yorulmuş olmalıdır taktir edersiniz.
-Tabii efendim.Anlıyorum,dedi.Sandalyesine döndü.
Dert yüklü dert küpü koltuk arkadaşım, “Kaydımı yaptırıp-işçi bulma kurumu’nun kurumlu kralına dersini vermiş olmanın rahatlığı taaa kalbimin en duyumsal noktalarını ferahlatırken evimin yolunu tuttum” diyerek gülümsüyordu.
Otobüsten inerken, “Ha sahi on yıldır İş ve İşçi Bulma Kurumu ile Elektrik kurumundan hala bir yanıt gelmedi.Bekliyorum.”diye acı acı gülümsüyordu.
FERHAT DEMİRBAŞ -1988
VAKIF
Asgari ücretli fabrika işçisi Adil Bey çocuğunun yalvarışlarına dayanamamıştı. Kızınız elinden tuttuğu gibi soluğu Pireli Koleji kayıp odasında almıştı.
Aldığı aylık ücretinden elinde kalan para, yavrusunun okulu için gereken aylık ücretine yetecek kadardı. Kara, kapkara düşünceler içerisinde bocalarken, duyduğu cırtlak erkek sesiyle kendine geldi.
_Beyin, kayıt işiniz bitmek üzere… Şuraya imzalamadan önce beş yüz bin lira lira rice ederim.
Arkası zayıf Adil Bey. Patlak gözlü, çatlak zurna sesli kayıt memurunun yüzüne aval aval bakıyordu. Ne yapacaktı şimdi?
İstenen parayı verse, bu ayki okul aidatını nasıl ödüyecekti. Beş yüz bini gözden çıkarsa, ötekini çıkıştıramayacaktı.İki ucu da battıkça bir değnek. Hangi ucundan tutsa batan yine kendisi olacaktı.
Öylesine çıkmazda, öylesine açmazda idi ki, paranın niçin istendiğini sormayı bile unutmuştu. Kendinde toplaya bildiği olanca cesaretle :
-Bu para ne için .., diye sözünü bitiremeden, zurna sesli:
-Makbuz beyefendi, diyerek atıldı.
“Yavuz hırsız ev sahibini bastırır” hesabı kayıtçı atik davranmıştı.
Adil Bey’in dili tutulmuştu sanki.Son bir atak yaptı:
-Efendim bu ne parası alacağınız?
Bunu sorarken yeniden, yüzü mor patlıcana döndü.
Kayıtçı pişkin. Sırıtarak, birazda kızgınlıkla:
-Adaleti güçlendirme vakfı’na efendi..adaleti güçlendirmeye.diye paranın gideceği adresi tarif ediyordu.
İşçi, kızının elinden sımsıkı tutarak kapıdan çıkıyordu:
-Yürü yavrum yürü güdelim.. güçsüz olan adalet bizi böyle soyup soğana çeviriyor baksana. Birde bizim yaptığımız yardımlar ile iyice güçlenirse donumuzu bile elimizden alır.
Kolejin kapısında merdivenlere doğru yuvarlanan ikiliden baba acı acı gülümserken, küçük kız sessiz yutkunuşlarla alıyordu.
|
|
|
|